MANİPÜLATİF BİLGİ TOPLUMU

2015-07-01 11:34:00

MANİPÜLATİF BİLGİ TOPLUMU   1960’larda insanlık sanayi toplumundan bilgi toplumuna evirilmeye başlamış, 1970’lerin başında internet kullanımı devreye girmiştir. Dünya bildiğimiz anlamıyla internetle 1991’de tanışmış ve bugünkü durumuna ulaşmıştır. Artık insanların çoğunun bilgi kaynağı internet olmaktadır. Ta baştan beri internetteki bilgilerin güvenirliği tartışma konusu olmuş, ancak daha fazla kaynaktan araştırmak ve karşılaştırmak ve kendi mantığımızla değerlendirmek çözüm yolu olabilmiştir. Bugünün toplumlarında bilginin kaynağı olan bilim ve teknoloji, yapısı gereği mekanik bir dünya algısına yol açar. Mekanik bir dünya algısı ve bilgi eksenli dünya tasavvuru, normal bir bilimsel ve teknolojik gelişmenin sonucu olarak düşünülse de, eleştirel kuramlar tarafından toplumları manipüle edici bir karakteri olduğu gerekçesiyle eleştirilir. Bu eleştirilere göre bilgi, kendi mecrasında akmamaktadır. Onun yönlendiricileri vardır. Sosyo-ekonomik ve sosyo-politik kaynaklarca şekillendirilir ve kitle iletişim araçları ile manipüle edilir. Bu yüzden kitle iletişim araçları toplumlarda eşitlik ve demokrasiyi sağlama potansiyeli taşımasına rağmen bunu gerçekleştirememektedir.(Gürcan Şevket AVCIOĞLU)   Artık internetteki bilgilerin güvenilir olup olmadığını bilme imkânı çok daha tartışılır hale gelmiştir. Zira bazı merkezler sürekli olarak doğru veya yanlış bilgiler üreterek piyasaya sürmektedir. İnsanlar ise bu bilgilerden kafasına yatkın olanları alarak tekrar yayılmasına katkı vermektedir. Dolayısıyla internetten alınan bilgilerin yarısı doğru ise diğer yarısı da yalan veya yanlış bilgidir. Ben bu durumu “Manipülatif Bilgi Toplumu” olarak isimlendirmenin doğru olacağını ve artık bu toplum şekline girdiğimizi düş... Devamı

HAKEME GÖZLÜK, HÂKİME TÜRBAN

2015-06-04 10:35:00

HAKEME GÖZLÜK, HÂKİME TÜRBAN             İnsanların dillerinin, dinlerinin, renklerinin, kültürlerinin, hayat tarzlarının farklı olduğunu 18 yaşımda İngiltere’de yaşadığım 3 ay süresinde daha belirgin olarak anlayabilmiştim. Örneğin, sabah kahvaltılarında sütlü gendime çorbası yenilebildiğini, yatarken iç çamaşırlar çıkarıldıktan sonra pijama giyilebileceğini, birlikte kullanılan banyolarda vücüdun bazı yerlerinin kapatılmasının ayıp olduğunu, sokaklarda türbanlı, sarıklı, çarşaflı dolaşılabileceğini ve bu farklılıkların doğal gerçeklikler olduğu bilincine ulaşmıştım.             Türkiyede ise, o yıllarda mastır yapmak amacıyla bizimle bazı dersleri takip eden, Amerikalı bir bayanın türbanı çoğunluğun dikkatini çekiyordu. Zaten altıbin öğrenciye sahip okulumuzsa başı örtülü başka herhangi bir kimse yoktu. O zamanlar bu günkinden daha mı ileri seviyedeydik bilenler bilir.             Sanırım 1971 yılıydı, bu konularda Türkiye’de sorunlar olduğunu tesadüfen Ankara İlahiyat Fakültesinin önünden geçerken fark etmiştim. Orta kaldırımda bir grup bayan oturma eylemi yapıyordu. Sebebi başörtüsü ile fakülteye alınmayışları imiş.             Daha sonraki yıllarda, koca koca adamlar tarafından türban Türkiye’nin en önemli sorunlarının başına konuldu, hatta darbelerin gerekçelerinde bile en önemli bir olgu sayıldı.             1986 yılında Oxford’da “kültürler arası diyalog” konulu bir söyleşiye katılmıştım. Yanımdaki boş koltuğa uzun boylu, siyah ... Devamı

ARAPÇA HİKÂYESİ VE OSMANLICA

2014-12-31 20:09:00

ARAPÇA HİKÂYESİ VE OSMANLICA   İlkokulda bir yaz tatili Dere Mahallesinde bayan hafızdan Elifba dersleri almaya başladık. Hafize hanım sıkıldığında “hadi İrfan bir şarkı söyle” diyince, ben de “papatya gibisin beyaz ve ince diye başlardım”. Ortaokulda kendi kendime okumayı ilerlettim. Lisede ise bilen bir hocamıza bir defter uzatarak “hocam Osmanlıcada ö,ü,ç,j gibi harfler nasıl yazılır gösterir misin?” diye sorduğumda “git başımdan, sonra da hoca bizi irticaya yönlendiriyor diye şikâyet mi edeceksin” demişti. Hey gidi günler. Üniversitede Suriyeli Haydari kendisine İngilizce öğretmemi istediğinde ben de bana Arapça öğretmesi karşılığında kabul etmiştim. Her gün iki saat Haydari’nin evinde buluşup bir saat İngilizce bir saat da Arapça çalışıyorduk. İlk derslerde, Arap harflerinin temelde geometrik şekillerden oluştuğunu ancak süratli yazarken bu geometrik yapıların şekil değiştirdiğini ve Arapçada 15 zamir olduğunu öğrenmiştim. Zamirler ve fiil çekimleri üzerine çalışmalarımız devam ederken, “Haydari ben gramerden sıkıldım, en iyisi sen bana Arapça şarkılar öğret, böylece hem de pratiğim artmış olur” dedim. Neyse masayı darbuka gibi kullanarak Arapça şarkılara başladık. Alt katta oturanlar hakkını helal eder umarım. Arapça üç şarkı öğrenmiştim. Haydari mezun olup gitti. Ben kendi kendime biraz devam ettim ama fazla ilerleme olmadı. 1980’in başlarında Trabzon Orman Okulunda çalışırken, bir arkadaş yakındaki caminin imamının çok iyi Arapça bildiğini ve isteyenlere Arapça dersi verdiğini söyledi. Birer tane Emsile (isimler) kitabı edindik ve tekrar Arapçaya başladık. Hoca birçok Arap ülkesinde dolaştığını ve konuştuğunda kendisine... Devamı

GÂVUR İLE KÂFİR

2014-12-29 21:32:00

GÂVUR İLE KÂFİR   Gâvur Farsça gri renkli, kâfir Arapça örten demek olup, iki terim de bir yaratıcının olduğunu kabul edip tasdik edemeyen insan anlamında kullanılır. Ancak gâvur terimine ayrıca zalim ve insafsız gibi anlamlar da yüklendiğinden kâfirden daha fazla aşağılama ve ayrımcılık ifade eder. 19 yaşındaydım, aynı yaştaki bir İngiliz genci ile dini konularda sohbet ederken bir ara bana “sen gâvursun” dediğinde önce çok şaşırmış, daha sonra hemen hemen tüm batılıların Müslümanları “gavur” olarak kabul ettiğini anlamıştım. Bu anlayışın temeli oldukça eskiye dayanmakta olup, günümüzde dahi gerek yetiştirme tarzı gerekse, batılı eğitim sistemleri yolu ile açık veya kapalı olarak Türk denince Müslüman, yani “gavur” anlamı şuur altında hep vardır. Malum olduğu üzere, Türklerin bütün Avrupa'yı ele geçirmelerine ramak kaldığı 1529'daki birinci ve 1683'deki ikinci Viyana kuşatmalarının başarısızlığından sonra, hilal anlamına gelen kruvasan pastası icat edilmiş ve tüm Avrupa’da anneler “ye şu hilali de güçlen” dediklerinde, çocukların şuur altına bir “gâvur” yedikleri hissi yerleşmiş olur. Bugün “İslamifobya” şeklinde ifade edilen kavramın arka planında yukarıda belirtilen şuur altının tahrik edilmesi yatmaktadır. Ancak, hangi din, düşünce, ideoloji zulmetmeyi insanlara karşı bir metot olarak kullanıyorsa gâvurluk  yapıyordur ve hesabını da yaratıcıya verecektir.    Devamı

MEDYA MAYMUNU

2014-06-10 17:09:00

MEDYA MAYMUNU   “Ne sihirdir ne keramet, el çabukluğu marifet”, diğer bir deyişle “göz boyacılığı”nın tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Hatta öyle ki, tarihteki ünlü göz boyama hareketleri konusunda doktora çalışmaları bile yapılabilir. Göz boyacıların amacı eğlenmek, eğlendirmek veya en önemlisi belirli çıkarlar elde etmek olabilir. Gözü boyananların ise belirli bir amacı olmayıp sadece boyanmış bir gözün sonuçlarına katlanmak gibi bir sorumlulukları olabilir. Bu bakımdan gerek göz boyacılarını gerekse gözü boyananları kınama hakkımız yoktur sanırım. Çünkü olay doğal bir olgudur. Amerikalı yazar Alvin Toffler’in İstikbal Şoku (Future Shock) isimli kitabı yazılalı sanırım 40 yıl falan oldu. Kitabın çekirdek fikri; “1- Gelecekteki teknolojik gelişmeler ve toplumlardaki karmaşık ilişkiler bireyler üzerinde uyum sorunları meydana getirecektir (maladaptation). 2- Uyum sorunları yaşayan bireyler, olayları ve olguları değerlendirirken incelemeden kaçınarak basite indirgemeyi tercih edeceklerdir(oversimplification)” Alvin Toffler’in 40 yıl öncesinden ortaya attığı bu fikirler o zaman da doğru idi. Ancak aradan bu kadar zaman geçip teknolojinin ve insan ilişkilerinin süratle karmaşıklaşması, özellikle medya, sosyal medya ve iletişim imkânlarının artması “gelecek şoku”nu “günümüz şok”u olarak karşımıza çıkarmıştır. Dikkatli bakılınca bunu her türlü medyada, sosyal paylaşımlarda ve birey olarak üzerimizdeki etkilerinde görmemiz mümkündür. Ancak önemli olan karşılaştığımız olay ve olgularda gözümüzün boyanıp boyanmadığını sorgulayarak değerlendirme yapmamız ve üzerimizde yarattığı etkiler bakımından uyum sorunu yaşayıp yaşamadığım... Devamı

İLK KOMÜNİST BELEDİYEMİZ ve BAZI ÇAĞRIŞIMLAR

2014-04-05 00:46:00

İLK KOMÜNİ BELEDİYEMİZ ve BAZI ÇAĞRIŞIMLAR   Devamı

DEVLET YÖNETİMİ’NİN BAŞARI KRİTERLERİ

2014-04-05 00:42:00

DEVLET YÖNETİMİ’NİN BAŞARI KRİTERLERİ               Bilimsel olarak bir devlet yönetiminin başarı ve başarısızlığı; ekonomik, sosyolojik ve psikolojik göstergelerin analizi ve karşılaştırılması ile ölçülür. Ancak, toplumun yüzde doksan dokuzunun bilimsel çalışma yapabilecek imkânları olmadığından, ölçümünü kendi üzerindeki etkilere ve kendi algılarına göre yapması kaçınılmazdır. Son zamanlarda algı yönetiminin sık sık gündeme getirilmesi bu sebepledir.             Biz 68 kuşağı gençleri materyalist, idealist veya rasyonalist temelli dünya görüşlerimizle, kavgadan fırsat bulabildiğimiz zamanlarımızda, konuları ve olayları becerebildiğimiz ölçüde bilimsel çerçevede değerlendirmeye çalışırdık.             Bugün, bu çağ dışı kavramları gündeme getirmemin sebebi, günümüz gençliğinin argümanlarında orijinal veya çözüm odaklı önermeler göremeyişimdendir (belki benim yetersizliğim).             Demokrasiyi yönetim tarzı olarak benimseyen ülkelerde, iktidarlar seçmenlerin oyları ile belirlenir ve tüm yönetim şekillerinde yönetim işlevi bir zümre tarafından yerine getirilir. Zira Agora tarzı demokrasinin günümüzde uygulanma imkânı bulunmamaktadır.             Ülkemiz açısından diğer ilginç bir nokta ise; demokrasi, laiklik, özgürlük, eşitlik, adalet ve diğer bir sürü kavramların tanımlarının herkese göre farklı olmasıdır (her ne... Devamı

ŞİİR ŞİİR ÜSTÜNE ŞİİRİN BEN OLAYIM.

2014-03-26 18:25:00

ŞİİR SİİR ÜSTÜNE….   Şirden pak anlamam ama nedense vezini ve kafiyesi olmayan şiirleri pek şiirden saymam. Ortaokulda pencere önünde oturmuş ders çalışırken bir arkadaşım geldi. Karşıma oturarak, sana bir şiir okuyayım dedi ve okudu. Bitince “ bu da şiir mi?” dedim. Beğenmedin mi? nesi var güzel bir şiir dedi. İyi ama ben tek ayaküstüne bunun gibi 10 şiir yazarım dedim. Hadi bir tane yaz da göreyim dedi. Ben de dedim:   Penceremden bakıyorum dışarıya, Kuru otlar var kuru otlar, Gönlüm gibi sapsarı, Sararmış kuru otlar.   Serbest vezinle yazan bazı büyük şairlerin şiirleri bana vecize gibi hitap etse de onları genelde şiir olarak kabul edemem. Sanırım 35 yaşlarındaydım, bir ilham geldi ve vezinli kafiyeli bir şiir yazdım. Şiiri bir arkadaşıma okudum. Nasıl beğendin mi? Diye sordum. Güzel ama sanki duyduğum bir şiir gibi geldi bana dedi. Sonradan şiiri kendi kendime birkaç kere daha okudum. Bana da sanki daha önce duyduğum bir şiir gibi geldi. Yırttım attım ve bir daha şiir yazmadım.   Bir yerde şiir okumak gerektiğinde hep kim tarafından yazıldığını bilmediğim aşağıdaki şiiri okurum.   Ey sel gibi gözyaşı, Yürek denen o taşı, Yazık yumuşatmadın, Âşık kalbe akmadın, Öyleyse gözyaşlarım, Akıp gidin denize, Deniz yaraşır size.   Devamı

MUHALEFET HASTALIĞI

2014-03-26 17:27:00

MUHALEFET HASTALIĞI               Yaratılıştan sanırım, çocukluğumdan beri gizeme, keşiflere, icatlara ve yeniliklere meraklıyımdır. Bazı oyuncaklarımı paketleyip toprağa gömer, ertesi gün tekrar bulmaya çalışırdım. Büyüyünce ne olacaksın diye soranlara da “ilim adamı” derdim. Ama, hayatım boyunca hiçbir şey keşfedemedim.             Bu gün ise “muhalefet hastalığı”nı keşfettim gibi geldi bana. Face’den paylaşayım, ancak bir bakayım dedim, daha önce başkaları keşfetmiş mi? diye. Başkaları daha ziyade “her şeye muhalefet olma hastalığı” şeklinde olaya yaklaşmışlar. Benim bahsettiğim hastalık daha başka.             Gezi olaylarının ikinci günüydü sanırım, yazmıştım “bu olayların çevre duyarlılığı ile ilgisi olmayıp, 90 dakikada gol göremeyen taraftarların davranış biçimidir” diye. İşte benim bahsettiğim hastalık böyle bir şey. 10 seneden fazla sevmediği bir partinin yönetime mecbur kalan insanların yakalandığı ancak demokratik rejimlerde görülebilen sosyal bir hastalık çeşidi.             Bu hastalığın aynı zamanda 60 yıl muhalefete mahkûm olan partilerde ise müzminleştiği anlaşılmaktadır.             Not: İngilizce kaynaklarda bu konuda yazılmış bir makale bulamadım henüz. Devamı

RUSÇA HİKÂYESİ

2013-05-13 20:24:00

RUSÇA HİKÂYESİ   Yahudi asıllı Alman Profesör Bernard 100 kişilik “ekonomi sınıfı”nda şöyle diyordu “kapitalist ekonomi öğretiyorum gerekçesiyle bazıları beni protesto ve boykot ediyorlarmış, hâlbuki İsrail’de üyesi olduğum bir kulüpten sosyalist olduğum için atılmaya çalışıyorum. O kulübe bir haber uçursalar belki atılmaktan kurtulurum.” Bir ara Profesör Bernard sordu “Rusça bilen kaç kişi var? El kaldırsın.”. Tabii kimseden el kalkmadı. Hoca tekrar sordu “100 kişilik sınıfta komşunuz olan Rusya’nın lisanını bilen hiç kimsenin olmaması ayıp değimli?” O yıllarda Trabzon’a gittiğimde Trabzonspor Kulübünün Lokalinde bulunan televizyondan bazı Rus televizyon kanallarını siyah beyaz seyrederdik. Hem ne denildiğini anlamak hem de Türkleri Rusça bilmemek ayıbından kurtarmak için Rusça öğrenmeye karar vermiştim. Rusça öğrenmek için birkaç kitap bulup günde bir saat çalışmaya başladım. Zamanla Kiril Alfabesini söküyordum yavaş yavaş, ancak telaffuzumun doğru olup olmadığından emin olamıyordum. Bir taraftan da korkuyordum tabii, kitaplarımı kimseye göstermemeye çalışıyordum. Zira o yıllarda evinde Meydan Larousse Ansiklopedisi bulunanları bile komünist diye içeri atıyorlardı. 1974 yılında Almanya’daki staj çalışmasından sonra Türkiye’ye dönmeden önce, öğrenciler için düzenlenen Berlin turuna katılmıştık. Otobüslerden inmemek şartıyla Doğu Berlin’e geçilebiliyordu. Otobüsle dolaşırken rehber de tarihi yerler hakkında bilgi vermekteydi. Önünden geçtiğimiz bir abidenin üzerindeki Kiril Alfabesiyle yazılı cümleyi okudum. Yanımda oturan Planya’lı bayan ö... Devamı

ANAMIN KÖYÜ

2013-01-08 16:03:00

ANAMIN KÖYÜ ÇİGANOY/ZİGANOY-YANİKA Ziganoy bir kaç yerleşim birimini oluşturduğu bir bölge adıdır(eskiden 7 muhtarlık idi). Çeşitli yerli kaynaklarda Fandak, Mesahor, Murlu veya fandak, Mesahor, Aşağı Mahalle veya Fandak, Mesahor, Sovri yerleşim birimlerinin ortak adıdır diye geçer. B.Umar ise Orta Asya Türk kavimlerinden biri olan ÇİK Kavminin yaşadığı bir bölge olarak burayı tanımlar. Bundan ötürü olsa gerek kimi yerli kaynaklarda bölge Çiganoy diye de adlandırılır(Çağlayan Belediyesi WEB sitesi). Zigana isminin de aynı kökten geldiği bazı tarihi kaynaklarda belirtilmektedir. 1916 Trabzon’un Rus işgalinde 7-8 yaşlarında Derviş oğullarının bir kızı olan anam Erbaa’ya kadar göç etmişti(yorganları ve diğer eşyaları ineklerin sırtına bağlanarak). Yanika’daki bazı Rum ailelerin çocukları olan Yane, Ehlevi, Totor çocukluk arkadaşlarıydı. Onlardan aklında kalan, benimde anamdan aklımda kalan Rum tekerleme şu şekildedir. Daksilade sanoksiyas Esketente binaksilas (ne demek olduğunu bilen yorumlara yazsın)   Ziganoydan videolar: http://www.youtube.com/watch?v=KmntIdJPGvc http://www.youtube.com/watch?v=EPuo-FdmpVk 1979 yılında Meslektaşım Osman Yılmaz Karaosmanoğlu ile tanışmamızda, Ziganoy’lu olduğumu söyleyince “orda insan etinden pirzola yerler” diye takılmıştı rahmetli. Trabzon ve civarında eşkıyalık tarihi hakkında internetten bazı bilgilere ulaşılabilir. ... Devamı

LEVH-İ MAHFUZ

2012-12-05 16:21:00

LEVH-İ MAHFUZ  Levh-i Mahfuz deyiminin anlamı korunmuş levha olup, kâinatın tüm gerçeklerini içeren kayıtlı belge, kısaca kâinatın programıdır.   Levh-i Mahfuzun insan kulağının da duyabileceği şekilde yoğunlaşması; Kelam-ı Kadim (Allah’ın sözü), yazılı hale getirilmesi ise Kuran-ı Kerim’dir.   Kuran-ı Kerim apaçık bir kitap olmasına rağmen, açıklığı dinleyenin veya okuyanın anlama kabiliyetine göre değişir. Bunun delili günümüze kadar yüzlerce tefsirinin (yorumunun) yapılması gerekliliğidir. Ancak, temel prensipleri herkes tarafından yeterince anlaşılmıştır (Müslüman olsun olmasın). Dolayısı ile Kuran konusundaki farklı görüşler ve tartışmalar insanların anlayış farklılıklarından kaynaklanmaktadır.   Günümüzde gerek iyi niyetle ve gerekse art niyetli olarak “Ben Kuran’da olmayan bir şeye itibar etmem” şeklinde görüş belirtenler bence Kuran’ın arkasına saklanıyorlar ve bunlara şu soru yönetilebilir. “Sen Kuran’ı ne kadar anlayabiliyorsun? Acaba, senin aradığın konu esasında Kuranda var da sen mi göremiyorsun?”.   —Kuran’a baktım sorumun cevabını bulamadım, ne yapmalıyım? —Hadislerde belirtilen Hz. Muhammed’in izahlarına ve uygulamalarına bakacaksın. —Hadisler daha sonra yazılmış ve çoğu uydurmadır diyorlar. —Bu kasıtlı bir sözdür. Uydurma Hadis’ler yazılmıştır, ancak bunlar Müslümanlar tarafından ayıklanmış ve altı  Hadis kitabı inanılır olarak kabul edilmiştir. Bu kitaplardaki Hadis’ler kaynakçaları ile belirtilmiş olup, bu kitaplardan önce yazılmış herhangi bir kitapta bu şekilde kaynakça göstermeye önem verildiğini ben bilmiyorum (bilen varsa belirtsin). —Hadis’lerle de sorununu ... Devamı

SİYASET

2012-08-20 10:12:00

SİYASET ZİYAFET               Üniversite yıllarıma kadar siyasi konulara pek ilgim olmamıştı. Daha ziyade kitap okumak, bilime ilgi duymak, sinema, oyun ve eğlence benim uğraşılarımdı. Üniversite yıllarımda ise ülkenin sıkıntılarının aşılma yolunun siyaset olduğu ve benim de ileride aktif siyasette yer almam gerektiği düşüncesi oluşmaya başlamıştı.             Bu düşüncelerle, ders ve diğer uğraşılarım yanında siyasi konuları yakından takip etmek benim de derin ilgi alanlarımdan olmuştu.             Bana göre, insanın siyasi bakış açısını aldığı eğitim ve derin düşüncelerinden ziyade; doğduğu ortam, yetişme şartları, beslenme tarzı, yediği yiyecekler ve çevresi şekillendirir. Bu bakımdan ben de siyası duruşumu kendi doğal yapıma uygun bir zemin üzerinde şekillendiriyordum.             Bu minval üzere bir süre devam ettikten sonra, Bediüzzaman’ın  “siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım” sözünü duyup gerekçelerini anlayınca, benim de ileride siyasette girmekten kaçınmamın benim için daha akıllıca bir karar olacağın kanaati oluşmuştu (tabi siyasi görüş sahibi olmamak anlamında değil, aktif siyasete bulaşmamak anlamında). Babam da ilçemizde Demokrat Parti’nin ilk kurucularından olmasına rağmen benzer gerekçelerle siyasetten koptuğunu söylerdi. Bence iyi yapmıştı, zira Türkiye’nin sorunlarını çözmeye istekli yeterinden fazla kişi zaten var ülkemde.             Öğrencilik yıllarımda oluşan bu kanaatimin benim için yararlı mı yoksa zararlı mı olduğunu ... Devamı

HAWKING MAWKING

2012-08-20 02:05:00

HAWKING MAWKING Stephen William Hawking 1988'de çok satan kitabı "A Brief History of Time - Zamanın Kısa Tarihi’nde;  Evren'in yaradılışında Tanrı'nın rol oynamış olabileceği yolundaki görüşlere yer vermiş ve "Eğer bütün bir teori kurabilirsek bu insan mantığının nihai zaferi olacaktır " diyordu. O yıllarda bir ulusal gazetemiz üzerinde oldukça konuşulan söz konusu kitabın tercümesini okurlarına dağıtmıştı. Elime geçen kitabı okumak istedim, ancak tercüme çok kötü olduğundan anlamak mümkün olmadığı gibi, kitapta dişe dokunur bir şeyler olduğunu hissettirecek bir belirti de göremediğimden yarısına gelmeden çöpe atmıştım. Gerçi benim böyle bir kanaate sahip olmam şüphesiz eserin aslının çok kötü olduğu anlamına gelmez. Zira, Albert Einstein’i dünyada ancak sayılı kişinin anlayabildiği söylenir. Ben de o sayılı kişiler arasında olmadığıma göre belki Hawking’in düşünceleri de beni aşıyordur. Çünkü sanırım Prof. Yaşar Nuri Öztürk de bir aralar Hawking ’si asrımızın olağanüstü bir dehası olarak anıyordu. 1970 yılında Yahudi asıllı Alman ekonomi hocamız şöyle diyordu “ömrüm hep okullarda geçti lakin matematikten, fizikten pek bir şey anlayamadım, ancak Einstein’ın fizik hakkında yazdığı kitabı okuduktan sonra bu konularda bir anlayışa sahip olabildim”. O yıllarda belki bana da yararı olabilir diye söz konusu kitabı bulmaya çalışmıştım ama bulamamıştım. Şimdilerde ise Hawking"The Grand Design - Büyük Tasarım" kitabında, Evren'in başlangıcını izah etmek için Tanrı'ya başvurmaya ihtiyaç olmadığı görüşünü dile getiriyor ve ispat etmeye çalışıyormuş. Yarın hangi teoriyi geliştirme... Devamı